
Varoluşun ve Özün Gölgesinde: Cevher
Mehmet Mustafa Tıraş
4/3/20265 min read
Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, yok olmak. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.” Sisifos söyleni kitabında Albert Camus’un sözleri bunlar. Esas itibariyle Camus; peşinde olduğum temel meseleyi aktarır: yaşamanın/varoluşun bir anlamı var mıdır?
Sözlerimizin başında yaşamak ile yaşamı sürdürmek arasında (yani gerçekten hayatta olmakla biyolojik olarak varlığını devam ettirmek arasında) bir fark olduğunu vurgulamak ve ikisi arasına derin bir set çizmek isterim. Bazılarınıza çok klişe gelecek olan bu ayrımla anlam arayan insan ile kayıtsız bir dünya deneyimi arasındaki gerilimi belirginleştirmekteyim. Esasında Daralan ekibi olarak yazdıklarımızla, disiplinler arasında kurduğumuz bağlantılarla ve cümlelerimizdeki heyecanımızla hangi tarafta yer aldığımızı kestirmek pek de zor olmasa gerek. Biz dünyaya farklı pencerelerden ve farklı koşullardan bakan mikro dünyalarız. Öğretilerimiz, geleneklerimiz, kimliklerimiz, isteklerimiz ve düşüncelerimiz apayrı. Ancak bizi birleştiren ve sanırım bizleri de sizlerle birleştirecek olan bir kesişim noktası mevcut: AMACIMIZ AYNI. O amaç peşinde Tanrının bizimle ne kast ettiğini bulmaya çalışmak; insanla, toplumla, doğayla, dünyayla ve evrenle birlikte uyum içinde yaşamak, onları sevmek ve en nihayetinde /birbirimizi/bizi/Kendimizi/beni bulmak… Uzun bir yolculuktan bahsediyorum ve kesinlikle bir varış ya da bitiş vaat etmiyorum. Nihayetinde biz de sizler ve İsmet Özel gibi uzun yola çıkmaya hüküm giydik. Şimdi birazcık o büyük amacı-anlamı-iradeyi anlatmayı deneyeceğim.
Absürdizme, varoluşculuğa yahut nihilizme düşman değilim elbette. Hatta onlardan çok fazla fikir alır, düşünceleri üzerine çok fazla fikir geliştiririm. Fakat genelde tezlerim ve düşüncelerim hep karşı gelir onlara. Mesela Jean-Paul Sartre “Varoluş özden önce gelir,” derken, insanın önceden belirlenmiş bir doğaya sahip olmadığını vurgular. Bu fikre baltayla dalmak istiyorum her seferinde. Çünkü varoluş da öz de değişebilir elbette. Hangisinin önce geldiğine dair bir iddiam olmayacak. Benim iddiam töz ile yani cevher ile ilgili… Kendi içimde hissettiğim, o her zaman aynı yanan kıvılcımla alakalı. Ama bu kıvılcım ne Sartre’ın reddettiği türden sabit bir “insan doğası”dır ne de metafiziğin kalın duvarları arasına hapsedilmiş aşkın bir öz. O, tanımı zor ama inkarı imkansız bir şeydir. Değişen rollerin, dönüşen arzuların, çürüyen inançların arasından sağ çıkabilen tek şey gibi durur. Hayat boyunca sayısız kez yeniden inşa ettiğim benliklerim oldu; bazılarını isteyerek yıktım, bazıları kendiliğinden çöktü. Fakat her enkazın altında aynı sıcaklık vardı. Aynı direnç. Aynı suskun ısrar.
Bu yüzden varoluş–öz tartışması bana eksik gelir. İkisi de biçimle ilgilidir; ben ise biçimden önce gelen bir yoğunlukla, bir süreklilikle ilgileniyorum. Cevher dediğim şey ne yaptıklarımdan ne de kendim hakkında anlattığım hikayelerden ibaret. O, seçimlerimin arkasındaki itki, kaçtığım şeylerde bile kendini ele veren bir yönelim. Bazen ahlaki, bazen bütünüyle karanlık; ama her zaman bana ait. Örneğin Nihilizm her şeyin anlamsız olduğunu söylerken bile, bu kıvılcımı tamamen söndüremez. Çünkü anlamsızlığı ilan eden bilinç de bir yerden konuşur. Absürdizm saçmanın farkındalığını yüceltirken, o farkındalığı taşıyan şeyi çoğu zaman es geçer. Oysa ben, tam da o taşıyıcıyla ilgileniyorum. Ne anlamın kendisi ne de anlamsızlığın özgürlüğü; ikisini de mümkün kılan o ham varlık hali.
Belki de bu yüzden hiçbir “önce” ya da “sonra” iddiam yok. Varoluş ve öz, birbirlerini yoğuran iki yüzey gibi; ama cevher, bu yoğurmanın malzemesi. Zamanla şekil değiştirir, çatlar, sertleşir ya da yumuşar; fakat tamamen başka bir şeye dönüşmez. Kendimle en dürüst anlarımda, maskeler düştüğünde, düşünceler sustuğunda hala onu hissediyorsam, felsefi olarak değil ama yaşantısal olarak bir gerçekliği vardır. Benim meselem özgürlükle, anlamla ya da saçmayla değil yalnızca. Benim meselem, bütün bunların içinden geçen ve bana “ben” diyen o susmayan ateşle. Ve belki de asıl soru şu: Onu ne tanımlıyor? Yoksa tanımlama çabası mı onu her seferinde eksiltiyor?
Her neyse Sartre gibi düşündüğüm anlar da oluyor elbette. Örneğin Varlık ve Hiçlik’te şu saptamayı yapar: “İnsan özgür olmaya mahkumdur.” Bu özgürlük, yaşamın anlamını yaratma sorumluluğunu da beraberinde getirir.
Tam bu noktada tarih boyunca yanlış anlaşılmış, günümüzdeyse bu yanlış anlamanın katlanarak devam ettiği bir düşünür imdadıma yetişiyor: Fredrich Nietzsche. Anlam vermek, sandığımız kadar bilinçli ve egemen bir edim olmayabilir. Çoğu zaman anlam, niyetimizin önüne geçer; seçtiğimizi sandığımız şeyler, çoktan içimizde yön bulmuştur. Nietzsche’nin “üstinsan”ı da tam bu noktada yanlış okunur: O, bir hedef ya da tamamlanmış bir varlık değil, sürekli kendini aşma hareketidir. Bir öz değil, bir gerilim. Sabitlenemez, tanımlandığı anda donar. Belki de bu yüzden Nietzsche sistem kurmaktan ısrarla kaçınır; çünkü sistem, ateşi kavramsal bir kaba döker ve onu söndürür.
Burada benim “susmayan ateş” dediğim şeyle Nietzsche’nin “güç istenci” arasında bir akrabalık seziyorum, ama özdeşlik kurmak istemiyorum. Güç istenci çoğu zaman kaba bir egemenlik arzusu gibi okunur; oysa Nietzsche için bu, varlığın kendini sürekli çoğaltma, taşma, sınırlarını ihlal etme eğilimidir. Yani yaşamın kendi kendini gerekçelendirme biçimi. Bu eğilim bastırıldığında değil, yönünü kaybettiğinde nihilizm baş gösterir. Hiçliğin cazibesi buradan gelir: Anlamın yükünden kaçış.
Ama kaçış bile bir yönelimdir. Hiçliği seçmek de bir değerdir, yalnızca negatif bir değer. Bu yüzden “anlamsızlık” diye adlandırdığımız şey, çoğu zaman anlamın yokluğu değil, anlamın çökmüş biçimidir. Kırılmış, işlevini yitirmiş ama izleri hala hissedilen bir yapı. Belki de bu yüzden modern insan, anlamdan şikayet ederken bile ondan vazgeçemez; şikayetin kendisi hala bir beklentiye işaret eder.
O halde asıl mesele, anlamı nerede aradığımız değil; onu ne kadar taşımaya razı olduğumuzdur. Çünkü anlam, teselli vermez; yük bindirir. Sorumluluk ister, bedel ister, bazen yalnızlık ister. Nietzsche’nin yazgıyı sevmek çağrısı da romantik bir kabulleniş değil, trajik bir evet deyiştir. Acıyı gerekçelendirmek değil, ona rağmen yaşamı savunmaktır bu. Belki “ben” dediğim şey, bütün bu hareketlerin, çatışmaların ve evetlerin geçici bir düğüm noktasıdır. Ateşin kendisi değil, onun belli bir anda aldığı biçim. Tanımlamaya çalıştıkça elimden kayan da budur zaten: Sabit bir öz değil, süreklilik içinde bir oluş. Ve belki de ateşi eksilten tanım değil, onu güvenli hale getirme arzumdur.







