
Teknoloji'nin Modern Topluma Girişi
ARAŞTIRMA
Valeri Hemsi
4/30/20266 min read
İnsanın merkezde olduğu, tüketim esaslı olmayan ve üretkenliğin daha fazla olduğu; toplumsal determinizm, yani sosyal yapısalcılığın hakim olduğu ideolojik yapı, insan aklının ilerlemenin motoru olduğu düşüncesine dayanır. Bu anlayışta insan düşünür ve karar verir, teknoloji ise bu kararı uygulayan araçtır; yani toplum teknolojiyi şekillendirir. Sanayi Devrimi ile başlayan ve günümüze kadar uzanan modern toplum yapısının şekillendiği süreci, daha doğru bir ifadeyle insan merkezli ilerleme anlayışının yerini, teknolojinin çalışma biçimiyle toplumsal yapıyı yönlendirdiği tekno-deterministik bir bakış açısına bırakma sürecini değerlendirmek, ancak bu süreçte gerçekleşen toplumsal değişimin etkilerini göz önünde bulundurarak mümkündür.
Sanayi Devrimi ile birlikte teknolojinin hayatımızdaki rolü giderek artmış, bir araç olmanın ötesine geçerek toplumsal yapıyı ve tüketim alışkanlıklarını köklü biçimde dönüştürmeye başlamıştır. Bu dönüşüm bir anda gerçekleşmemiş; aksine uzun bir tarihsel sürecin sonucu olarak günümüze ulaşmıştır. Bugün, bu sürecin geldiği son aşamayı deneyimlemekteyiz. Yapay zekanın hayatımıza girmesi ise bu dönüşümün yeni bir evresini temsil etmektedir.
Teknolojik değişimin hız kazanmasıyla birlikte, insan merkezli ve toplumsal belirleyiciliği esas alan yaklaşımlar giderek yerini tekno-determinist bir bakış açısına bırakmıştır. Böylece, toplumun teknolojiye yön verdiği kadar teknolojinin de toplumu biçimlendirdiği bir yapı ortaya çıkmıştır. Yapay zekanın bu sürece eklenmesiyle birlikte, ideolojik ve kültürel dönüşüm daha farklı bir yöne evrilmeye başlamıştır. Toplumun değer algısının giderek materyal odaklı hale gelmesi, değerin parayla ilişkilendirilmesi ve para kazanmanın da teknolojiye bağımlı bir yapı kazanması, anlamın ve değerin teknoloji üzerinden tanımlanmasına yol açmıştır. Bu süreç de, bir toplumun gelişmişlik düzeyinin teknolojik ilerleme seviyesiyle doğru orantılı olduğunu savunan tekno-determinizm anlayışının güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Toplumun teknolojiye yön verdiği, teknolojinin de toplumu biçimlendirdiği tekno-determinist süreç, teknolojinin kendi kendini yönlendirme gücünü eline almasıyla bambaşka bir yöne doğru ilerleyebilir. Bu yapı, toplumsal anlamda insan zihnini yeniden yapılandırma potansiyeli taşır. Bu nedenle, yapay zekanın ortaya çıkışı yalnızca teknolojik gelişimin yeni bir aşaması değil, aynı zamanda tekno-determinist sürecin toplumsal ve bilişsel etkilerini değiştiren yeni bir devrin başlangıç noktası olarak değerlendirilebilir.
17. ve 18. yüzyıllardan itibaren toplumsal anlamda yaşantımız temelinden değişim göstermeye başlamıştır. Bu değişim, gündelik hayatımızın, tüketim alışkanlıklarımızın, etik algımızın ve inançlarımızın kolektif anlamda yeniden düzenlenmesine neden olmuştur. Üretim kapasitesinin büyümesiyle birlikte insanın üretimle kurduğu ilişki ve toplumsal düzen anlayışı da değişmeye başlamıştır. Tarih boyunca tüketimin üretimden fazla olduğu, iş gücünün tamamen bir araca teslim edildiği bir dönemin daha önce yaşanmamış olması, eşi benzeri olmayan yenilikler getirerek toplumun yeni alışkanlıklar edinebilmesine alan açmıştır. Tüketimin esas alınmaya başlanması ve üretimin fiziksel güç anlamında insanın elinden çıkması, birçok anlamda yenilik ve gelişim sağlasa da, insanın üretme becerisini fiziksel olmaktan çok zihinsel hale getirmiştir.
Paranın değere, değerin ise toplumsal anlam ve statüye dönüştüğü bir düzende yaşamamızla birlikte, para giderek teknolojik araçlar aracılığıyla elde edilen bir değer haline gelmiştir. Bu süreçte teknoloji, insanın zihinsel yetileriyle yönettiği ve ihtiyaçlarını karşılamakiçin kullandığı bir araç olmanın ötesine geçerek değer üretiminin temel aracı olmuştur. Kolektif olarak değer elde etme biçimi teknolojiye bağlandıkça, teknolojiyi araç olarak kullanmak bir zorunluluk haline gelmiştir. Her ne kadar teknolojiyi yöneten özne insan olmaya devam etse de, teknoloji ekonomik ve toplumsal değer üretiminin merkezine yerleşmiştir. Bu dönüşüm, insan üretkenliğinin büyük ölçüde teknolojiye bağımlı hale gelmesine yol açmıştır. Değer algısının para üzerinden kurulması, para kazanmanın da teknolojiye bağımlı hale gelmesi, değer ve anlamın teknoloji üzerinden tanımlanması durumunu radikalleştirerek, toplumun gelişmişlik düzeyinin teknolojik ilerlemesiyle ölçüldüğü bir dünya yaratmıştır. Bu ideoloji ise tekno-determinizm anlayışının benimsenmesine zemin hazırlamıştır.
Üretimin makineleşme sayesinde artması, tüketimin de buna paralel olarak artmasına ve tüketim algısının baştan şekillenmesine sebep olmuştur. Bu artış, toplumu üretmekten çok tüketmeye yöneltmiş ve ihtiyaçlarını temelden yeniden şekillendirmiştir. Sosyal medya ve dijital dünyanın fiziksel yaşamımıza entegre olmasıyla, bireylerin dijital dünyada oluşturdukları değerler de farklı bir boyut kazanmaya başlamıştır. Bu değişimin sonuçları her ne kadar uzun vadede ortaya çıkmış olsa da, toplumsal yapıyı en başından dönüştürdüğü ve insanın kendini algılama biçimini yeniden şekillendirdiği için zamanla normalleşmeye başlamıştır. Böylece ortaya çıkan bu “yeni normal” anlayışı, insanın kendisiyle kurduğu İlişkiyi değiştirdiğinden, normal kavramının da yeniden tanımlanmasını gerekli kılmıştır. Bu yeniden tanımlama, insanın zihnini kullanma biçimini bir yönüyle geliştirmiş olsa da, Sanayi Devrimi ile şekillenen eğitim kurumlarının işçi sınıfı yetiştirmeye yönelik bir yapıda kurulmuş olması nedeniyle, bilişsel kapasite gelişse bile bunun kullanımı azalmış; böylece ortalama ya da ideal kabul edilen yeni bir bilişsel gelişim düzeyi ortaya çıkmıştır.
Sanayi Devrimi ile başlayan teknolojik dönüşümün toplumsal yapıyı, üretim biçimlerini ve bireyin kendini algılama şeklini değiştirmesi, aslında yalnızca maddi yaşamı değil, insanların neye ve nasıl inandığını da dönüştürmüştür. Çünkü toplumsal düzen yalnızca ekonomik ya da teknik yapılarla değil, aynı zamanda insanların ortak olarak benimsediği anlam dünyalarıyla kurulur. Teknolojinin gündelik yaşamı yeniden biçimlendirmesi, bireylerin gerçeklik algısını, değer üretme biçimlerini ve “normal” kabul ettikleri düzeni de değiştirmiştir. Böylece teknolojiyle şekillenen yeni toplumsal yapı, ortak inançların ve kolektif hikayelerin nasıl oluştuğunu yeniden düşünmeyi gerekli kılmıştır. Bu nedenle, teknolojinin dönüştürdüğü toplumsal yapı içinde hangi sistemlere neden inandığımızı anlamak için, bu inançların beslendiği toplumsal hikayelere bakmak gerekir.
Sistemlere karşı inanç, toplumların hikayelerinden doğar. Bir toplumun kendine “doğru” olarak aldığı anlatı, yani hikaye, bireyler tarafından kabul edilerek toplum içinde ortak temel gerçekliklere dönüşür. Bu ortak inançlar sayesinde hukuk, para ve din gibi sistemlerin ortaya çıkması ve yürürlüğünü sürdürmesi mümkün olur. Bu sistemler, toplumsal sözleşmeler aracılığıyla geçerliliklerini korur. Bir toplumun yeterince büyük bir kısmı bu sistemlere inanırsa, bu sistemler gerçeklik kazanır. Hikayelerin temeli inançları, inançlar da toplumsal düzeni oluşturur.
Toplumlar, kendi içlerinde oluşmuş ortak inançlar aracılığıyla bireyleri birbirine bağlar. Ortak inançlar, kolektif anlamda kabul edilmiş ortak hikayelerden oluşur. Hikayeler dil aracılığıyla anlatılır. Dil, toplumsal düzeni kurmakta ve şekillendirmekte en önemli araçlardan biridir. Dilin kullanım biçimi, toplumsal hikayelerin şekillenmesini, yayılmasını ve benimsenmesini sağlar.Hikayelerin kontrolü, düzenin; dolayısıyla toplumun kontrolü anlamına gelir. Toplumsal hikayelerin biçimlenmesi organik şekilde gerçekleşebilse de, kurumsallaşmış toplum düzeninde bilginin yayılması demokratize oldukça, teknoloji aracılığıyla manipülasyona uğrayarak toplumsal ideolojiyi şekillendirebilir ya da farklı grupları kendi görüşleri içinde radikalleştirebilir bir güce sahip olur.
Bilgi eşittir güç, güç eşittir kontroldür. Bir toplumda bilgi ve bilginin dağıtımı üzerindeki gücü eline alan otorite, toplumsal doğruları da şekillendirme yetkisini taşır. Örnek olarak Rönesans öncesi skolastik dönem, kilisenin bilgi kaynakları üzerindeki hakimiyeti sayesinde halkın bilgiye ulaşımını kısıtlamış; böylece toplumsal hikayeleri şekillendirebilmesini ve kendi inancını topluma mutlak biçimde benimsetebilmesini sağlamıştır. Sorgulanmadan inanılan “bilgi kaynağının” elinde tuttuğu “gerçeklik” gücü, gerçekliği toplumsal anlamda biçimlendirebilmesini sağlar. Toplumsal hikayeleri dil aracılığıyla şekillendirme yetkisine sahip olan kaynak, toplumsal doğruları baştan yazarak gerçekliği kendi istediği şekilde düzenleyebilir hale gelir. Yani bilginin dağıtımı üzerindeki gücü elinde tutan kaynak, ideolojik anlamda toplum üzerinde hakimiyet kurabilir.
Günümüzde ise bilgi üzerindeki kontrol, tek bir dini ya da siyasal otoritenin elinde toplanmaktan çok, dijital teknolojiler ve algoritmik sistemler aracılığıyla yeniden üretilen daha karmaşık bir yapıya dönüşmüştür. Bilginin üretilmesi, dolaşıma girmesi ve doğruluk kazanması süreçleri artık yalnızca geleneksel otoriteler tarafından değil; dijital platformlar, veri akışları ve yapay zeka destekli sistemler tarafından da belirlenmektedir. Bu durum, toplumsal gerçekliğin ve ortak hikayelerin oluşumunda yeni bir güç merkezinin ortaya çıktığını göstermektedir.

