
Ozymandias’ın Sessizliği: Güç, Zaman ve Unutuluş
FELSEFE
Mehmet Mustafa Tıraş
5/3/20263 min read
Yaşamı ölümden bağımsız bir şekilde düşünebilir miyiz? Ölümle yaşam arasındaki ilişki, varlık ile yokluk arasındaki çelişki ve sürdürmekle bitirmek arasındaki fark, insan düşüncesinin en eski meselelerindendir. Ölüm, yalnızca biyolojik bir son değil; aynı zamanda yaşamın anlamını geriye dönük olarak belirleyen bir eşiktir. Bu nedenle yaşam, ölümden tamamen kopuk düşünülemez. Aksine, ölüm yaşamın sınırını çizerek ona biçim kazandırır. Sınır olmayan yerde anlam da belirsizleşir.
İnsanın ölüm karşısındaki bu huzursuzluğu, tarih boyunca çeşitli biçimlerde ortaya çıkmıştır. Göbeklitepe’deki mezar yapılarından ötedünya inançlarına, ritüellerden ahlaki yasalara kadar uzanan geniş bir alan, insanın yokluk fikriyle baş edebilme çabasının ürünüdür. Tanrı fikri, ibadetler ve kutsal kurallar yalnızca metafizik açıklamalar sunmaz; aynı zamanda yaşamı sürdürülebilir ve katlanılabilir kılar. Çünkü ölümün kaçınılmazlığı, yaşamın neden yaşanması gerektiği sorusunu da beraberinde getirir. Bu bağlamda ölümsüzlük arzusu, bedensel olarak sonsuza dek yaşama isteğinden çok, varlığın bir biçimde devam etmesi arzusudur.
İnsan, son nefesinden sonra da düşüncelerinin, eylemlerinin ya da adının yaşamaya devam etmesini ister. Sanat, üreme, eser bırakma ve anlatı kurma çabaları bu arzunun dünyevi karşılıklarıdır. Homeros’tan Gılgamış Destanı’na, Shakespeare’den modern edebiyata kadar uzanan kültürel miras, insanın zamana karşı verdiği sessiz ama inatçı direnişin ürünüdür. Bu anlamda edebiyat, ölüme karşı kazanılmış mutlak olmasa da kalıcı bir başarıdır. Ancak bu çabanın her zaman başarıya ulaşmadığı da açıktır. Güce, iktidara ve ihtişama dayalı bir ölümsüzlük tasavvuru, zaman karşısında kırılgan kalır. Tarihsel ve mitolojik anlatılar, mutlak kudret iddiasının çoğu zaman unutuluşla sonuçlandığını gösterir. İnsan, adını kalıcı kılmak isterken, çoğu zaman tam da bu iddia yüzünden silinir. Ölümsüzlük isteği, anlam üretmediği sürece kendi karşıtına dönüşür.
Percy Bysshe Shelley’nin Ozymandias şiiri, bu düşüncenin edebi bir yankısı olarak okunabilir. Şiirde anlatılan yıkılmış heykel, gücün ve ihtişamın zaman karşısındaki çaresizliğini simgeler. Ozymandias’ın kaidesine kazınan sözler, geleceğe yönelik bir meydan okumadır; fakat etrafındaki boşluk bu meydan okumayı boşa çıkarır. Shelley burada ölümsüzlük arzusunu merkeze almaz; onun kaçınılmaz çöküşünü gösterir. Böylece şiir, yaşamın anlamının niyetlerle değil, sonuçlarla belirlendiğini hatırlatır. Bu noktada yaşam, niceliksel bir süre olmaktan çıkar ve niteliksel bir değere dönüşür. Kaç yıl yaşandığı değil, o yılların neyle doldurulduğu önem kazanır. Ölüm, bu doluluğu ya da boşluğu görünür kılar. Ozymandias’ın yaşamı sona erdiğinde geriye kalan şey, onun kim olduğu değil; nasıl hatırlandığıdır. Ve bu hatırlanış biçimi, onun kendi kontrolünün dışındadır. Esas itibariyle yaşam–ölüm–ölümsüzlük üçgeninde elimizde kalan tek somut alan, yaşamın kendisidir.
Ölüm ertelenemez, ölümsüzlük ise kesin değildir. Ancak yaşam, anlamla doldurulabilir. Belki de anlamlı bir hayat sürmek, ölümsüz olmayı başarmaktan değil; ölümle yüzleşebilmiş bir yaşam sürebilmekten geçer. Ozymandias’ın çölde kalan heykeli, bu yüzleşmenin başarısız bir örneği olarak sessizce durur. Anıtın kaidesinde şunlar yazar: “Ben Krallar Kralı Ozmandias’ım. Ey güçlü olan, şu yaptığım işlere bak ve titre.” Ardından gelen dizeler burada anlatmaya çalıştığım şeyin bir sağlamasıdır adeta: “O tarihi anıtın, uçsuz bucaksız çevresinde/Arasan sadece koca bir gövde ve kalıntılar/ Başkaca uzanıp giden yalnızlık ve kumlar…” Percy Shelley II. Ramses’den esinlenerek yazdığı Ozymandias anlatısı bize en önemli meseleyi sunuyor:
İnsan, zamana meydan okuyarak değil, onunla uzlaşarak anlam üretir. Kalıcı olmak için yükseltilen anıtlar yıkılabilir; fakat sahici bir yaşamın bıraktığı iz, görünmez olsa bile silinmez. Ölüm, yaşamı sona erdirir; ama onun değerini ortadan kaldırmaz. Aksine, onu ölçülebilir, hatırlanabilir ve anlamlı kılan şey tam da bu sonluluğun kendisidir. Bu yüzden yaşamın sorusu, “ne kadar sürdü?” değil, “nasıl yaşandı?” olmalıdır. Ve bu soru, her insanın kendi ölümüne doğru ilerlerken vereceği en kaçınılmaz, en kişisel cevaptır.

