Hâkimiyet-i Milliye: Bir Devrimin Anatomisi

ARAŞTIRMA

Umut Yılmaz

4/23/20262 min read

I. Dünya Savaşı’nın ardından gelen ağır mağlubiyet ve Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla birlikte, Anadolu’nun muhtelif bölgelerinde işgal kuvvetleri ile Türk halkı arasında çatışmalar vuku bulmaya başlamıştı. Bu kaotik ortam üzerine İtilaf Devletleri, Amiral Arthur Calthorpe imzalı bir nota ile Osmanlı Hükümeti’ne baskı yaparak olayların derhal dindirilmesini talep etti. Notada, sükûnet sağlanmadığı takdirde Mütareke’nin meşhur 7. Maddesi uyarınca stratejik noktaların işgal edileceği açıkça ihtar ediliyordu. Dönemin Sadrazamı Damat Ferit Paşa ve Harbiye Nazırı Abuk Ahmet Paşa, bu hassas görevi ifa etmek üzere Mustafa Kemal Paşa’yı görevlendirdi.

Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun’a gönderilirken, İstanbul Hükümeti’nin kendisine tevdi ettiği ferman; bölgede asayişin tesisi, silah ve mühimmatın müsadere edilerek Osmanlı depolarına nakli ve yerel direniş gruplarının tasfiyesi gibi ağır yükümlülükler içeriyordu. Ancak 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrılan Paşa’nın zihninde tek bir gaye vardı. 13 Kasım 1918’de İstanbul Boğazı’na demirleyen düşman donanmasına bakarak sarf ettiği “Geldikleri gibi giderler!” sözü, müstakbel mücadelesinin en somut yeminiydi. Bandırma Vapuru’na bu sarsılmaz kararlılıkla binmişti.

19 Mayıs’ta Tütün İskelesi’ne ayak basan Mustafa Kemal, İstanbul’un beklentilerinin aksine, Anadolu’daki kolordularla el ele vererek Milli Mücadele meşalesini ateşledi. 28 Mayıs’ta yayımlanan Havza Genelgesi ile işgallere karşı topyekûn bir protesto ve miting dalgası başlatıldı. Ardından 22 Haziran’da ilan edilen Amasya Tamimi ile mücadelenin hukuki ve felsefi temelleri atıldı: “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Bu cümle, monarşiden halk iradesine geçişin ilk sarsılmaz muştusuydu.

Mustafa Kemal’in faaliyetlerinden rahatsız olan Payitaht yönetimi, kendisini geri çağırdığında o; makam ve rütbelerini bir kenara bırakarak “Sine-i Millete” döndü. Üniformasını çıkararak sivil bir mücahit olarak yoluna devam etti. Erzurum Kongresi ile bölgesel direniş ulusal bir kararlılığa dönüştü; burada temelleri atılan Temsil Heyeti, Sivas Kongresi’nde tüm vatanı temsil eder hale gelerek milli iradenin en üst mercii oldu. 27 Aralık 1919’da Ankara’yı karargâh seçen bu heyet, 23 Nisan 1920’de bayrağı asıl sahibine teslim edecekti.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla birlikte ilan edilen “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturu, Amasya’da ekilen tohumların en görkemli meyvesiydi. Yüzyıllarca "tebaa" veya "reaya" olarak görülen, yalnızca yönetilmeye mahkûm bir kitle sayılan halk; o gün kendi talihinin yegâne hâkimi oldu. Egemenliğin kaynağı artık semavi bir imtiyaz veya zümre tahakkümü değil, bizzat milletin kendisiydi.

Asırlık mutlakiyet anlayışını yıkarak insan onurunu merkeze alan bu büyük devrim, geleceğin teminatı olan çocuklara armağan edildi. Bu armağan, onlara bırakılan en mukaddes mirastır. Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda bizler; sadece bir meclisin açılışını değil, bir milletin makûs talihini yenerek fikri ve vicdanı hür bir istikbale adım atışını kutluyoruz.

Unutulmamalıdır ki; egemenlik bize şanlı bir miras, geleceğimize ise en kıymetli armağandır.