
FUTBOL ÇÖLÜNDE BİR VAHA
Mehmet Mustafa Tıraş
6/4/202614 min read
Fenerbahçe, tam 7 yıl süren uzun ve zorlu bir şampiyonluk hasreti yaşadı. Bu süreçte kulübe pek çok yıldız futbolcu transfer edildi, kulüp yönetiminde farklı isimler görev aldı ve teknik direktör koltuğu sık sık el değiştirdi. Ancak tüm bu değişikliklere rağmen beklenen başarı bir türlü gelmedi. 1995-1996 sezonuna girilirken, camianın büyük bir özlem ve umutla “Ali Şen Başkan, Fenerbahçe Şampiyon” sloganı etrafında kenetlendiği bir dönem yaşandı. Yapılan yeni transferler, yönetim değişiklikleri ve taraftarın artan beklentisiyle Fenerbahçe, bu sezonu adeta bir dönüm noktası olarak görüyordu. Takım, yeniden yapılanma ve motivasyonla birlikte şampiyonluk yolunda güçlü bir başlangıç yapmayı hedefliyordu.
Bu hedefler doğrultusunda, takımın başına 1994 Dünya Kupası’nı kazanmış olan Brezilya’nın teknik direktörü Carlos Alberto Parreira getirildi. Parreira, o dönemin futbol ortamında alışılmışın dışında bir profile sahipti. Çoğu meslektaşının aksine futbolculuktan gelmeyen, akademik altyapıya sahip, antrenman bilimine önem veren ve kompakt oyun felsefesini benimseyen ilk teknik direktörlerden biriydi. Sahada disiplinli, sistemli ve bilime dayalı bir yaklaşımı savunuyordu. Bu özellikleriyle, Fenerbahçe’de köklü bir değişim rüzgarı estirdi. Parreira'nın yaklaşımı yalnızca taktiksel değil, aynı zamanda oyuncuların fiziksel ve zihinsel gelişimine de odaklanıyordu. Öyle ki, Aykut Kocaman’ın “Antrenörlük hayatımı doğrudan etkileyen isim Alberto Parreira’dır” şeklindeki ifadesi, Parreira’nın hem Fenerbahçe hem de Türk futbolu için ne kadar önemli bir figür olduğunu anlamamıza yardımcı olmaktadır. Bu dönemde Fenerbahçe, Parreira'nın liderliğinde modern futbolun temel ilkelerini benimsemeye başlamaya ve uzun süren şampiyonluk hasretini sona erdirmek için yeni bir vizyon geliştirmeye hazırlanıyordu.
Fenerbahçe, 1995-1996 sezonuna büyük umutlarla ve yenilenmiş kadrosuyla başladı. Sezonun ilk maçında Karşıyaka’ya karşı sahada oldukça etkili bir oyun sergiledi ve Boliç’in attığı iki golün yanı sıra Bülent ve Oğuz’un katkılarıyla 4-0’lık farklı bir galibiyet elde etti. Bu sonuç, taraftarların beklentisini daha da artırdı ve takımın motivasyonunu yukarı çekti. İlk derbi mücadelesinde Beşiktaş’ı konuk eden sarı-lacivertliler, savunmanın bel kemiği Högh ve hücum hattında Atkinson’ın golleriyle 2-0’lık net bir galibiyete imza attı. Bu galibiyet, Fenerbahçe’nin sezon başındaki iddiasını ortaya koydu. 9. haftada ise ezeli rakip Galatasaray’ı 3-1 mağlup eden Fenerbahçe’de Atkinson’ın yaptığı hattrick, hem takım hem de taraftarlar için unutulmaz bir an oldu ve Atkinson’ın “gerçek Fenerbahçeli” ruhunu zirveye taşıdı. Ligin 15. haftasında, sezon boyunca şampiyonluk yarışında rakip olacak Trabzonspor ile karşılaşan Fenerbahçe, kendi sahasında Tayfun, Atkinson ve Kemalettin’in golleriyle 3-1’lik galibiyetle ayrıldı. Teknik direktör Parreira, özellikle büyük maçlardaki stratejik başarısıyla dikkat çekti ve bu önemli karşılaşmalarda takımı iyi hazırlayarak rüştünü ispatladı. Ancak Fenerbahçe, 3 derbi maçında da galip gelmesine ve güçlü bir performans sergilemesine rağmen, ilk yarıyı Trabzonspor’un ardından ikinci sırada tamamladı. Ligin ikinci devresinde Beşiktaş deplasmanında oynanan zorlu mücadelede Boliç ve Oğuz’un golleriyle 2-1 galip gelmeyi başaran ekip şampiyonluk yolunda yeniden umutlandı.26. haftada lider olarak Ali Sami Yen Stadı’nda Galatasaray ile karşılaşan sarı-lacivertliler, deplasmanda ezeli rakibine 2-0 mağlup oldu ve bu sonuçla liderlik koltuğunu Trabzonspor’a devretti. Galatasaray yenilgisinin ardından Altay ile oynanan maçta ise 2-2’lik beraberlik alınması, taraftarın şampiyonluk umutlarını ciddi şekilde sarsmaya başladı. Bu süreçte, Fenerbahçe’nin sezon başındaki güçlü görüntüsüne rağmen, yaşanan puan kayıpları ve üst üste gelen sonuçlar, camianın endişesini artırdı ve “şampiyonluk bu yıl da kaybedildi” düşüncesi taraftarlar arasında giderek yaygınlaştı.
Sislerin Arasındaki Beyaz Şövalye:
1995-1996 sezonu, hem Fenerbahçe hem de Trabzonspor için bir dönüm noktası olmuş, iki kulüp arasındaki rekabetin zirveye çıktığı, lig tarihine damga vuran bir mücadeleye sahne olmuştur. Fenerbahçe, Galatasaray’a deplasmanda 2-0 mağlup olduktan sonra, Altay ile oynadığı maçtan 2-2’lik beraberlikle ayrılmış ve bu sonuçlarla şampiyonluk umutları ciddi şekilde sarsılmıştı. Ardından 29. haftada Gençlerbirliği ile karşılaşan Fenerbahçe, golsüz beraberlik alarak lider Trabzonspor ile arasındaki puan farkının 4’e çıkmasına neden oldu. Bu kritik dönemde Trabzon şehri, şampiyonluğun kutlamalarına hazırlanmaya başlarken, Fenerbahçe taraftarları ise uzun süren şampiyonluk hasretinin bu sezon da devam edeceğine dair karamsarlığa kapılmıştı. Ligin kaderini değiştiren olay ise, kimsenin beklemediği bir şekilde gerçekleşti. Ligden düşme tehlikesiyle karşı karşıya olan Vanspor, Avni Aker Stadyumu’nda Trabzonspor’u 1-0 mağlup ederek, adeta futbol tarihine geçecek bir sürprize imza attı. Vanspor’un bu galibiyeti, sadece kendi kaderini değil, aynı zamanda Fenerbahçe ve Trabzonspor arasındaki şampiyonluk yarışını da kökten etkiledi. Trabzonspor’un beklenmedik puan kaybı, Fenerbahçe’ye yeniden umut verdi ve hikayemizin esas kahramanı Aykut Kocaman Antalyaspor karşısında sahneye çıkıp puan farkını 1’e düşürdü. Ertesi hafta iki takım da sahadan 3’er puanla ayrıldı ve ligin düğümü 32. Haftada Avni Aker’de çözülecekti.
Maçtan bir gün önce, Ali Şen takım kaptanlarıyla özel bir toplantı yapar. Bu görüşmede kaptanlar Aykut Kocaman ve Oğuz Çetin ile ilgili düşüncelerini açık bir şekilde dile getirir.Ali Şen, oldukça sert bir tavır sergileyerek, maçın sonucu ne olursa olsun — hatta Aykut ve Oğuz’un beşer gol atması gibi olağanüstü bir performans göstermeleri durumunda bile — her iki oyuncunun da takımdan gönderileceğini kaptanlara bildirir. Aslında bu karar, anlık bir öfkenin sonucu değildir. Ali Şen’in başkanlığa geldiği günden itibaren hem Aykut Kocaman hem de Oğuz Çetin ile kişisel ve profesyonel anlamda bir uyum yakalayamadığı bilinmektedir. İkiliyle yıldızı bir türlü barışmayan Şen, zaman zaman bu oyuncuların takım içindeki etkisini azaltmaya yönelik çeşitli girişimlerde bulunur. Ancak tüm bu çabalara rağmen, Fenerbahçe taraftarının Aykut ve Oğuz’a duyduğu sevgi ve bağlılıkta en ufak bir azalma olmaz.
Bu gergin atmosferde, Ali Şen’in sert yönetim anlayışı ve takım içinde yarattığı baskı ortamı, Fenerbahçe kafilesinin omuzlarına ağır bir yük bindirmiştir. Mutlak galibiyet zorunluluğuyla sahaya çıkacak olan takım, şampiyonluk hazırlıkları yapan Trabzon’a gelirken yalnızca rakibiyle değil, kendi içindeki huzursuzlukla da mücadele etmek zorundadır.
Karşılarında ise son derece motive, ne yaptığını bilen ve teknik direktör Şenol Güneş yönetiminde disiplinli bir Trabzonspor vardır. Maçın başlamasıyla birlikte Trabzonspor adeta fırtına gibi eser. Daha ilk dakikalardan itibaren oyunu Fenerbahçe sahasına yıkarak üst üste tehlikeli ataklar geliştirir.
Bu baskı altında Fenerbahçe’yi ayakta tutan isim ise kaleci Rüştü Reçber olur. Bugün bile hafızalardan silinmeyen performansıyla, adeta kalesinde devleşir ve birçok net gol pozisyonunu engeller. Ancak Trabzonspor’un yoğun baskısı sonunda karşılığını bulur. Dakikalar 18’i gösterdiğinde, Abdullah Ercan sahneye çıkar ve takımını öne geçiren golü kaydeder. Bu golle birlikte Trabzonspor oyunun kontrolünü tamamen eline alır. İlk yarı boyunca üstünlüğünü sürdüren bordo-mavililer, soyunma odasına 1-0’lık avantajla girer. Bu skor, yalnızca bir devre sonucu değil; aynı zamanda şampiyonluk yolunda dev bir adım anlamına gelir. Zira maçın bu şekilde bitmesi ya da berabere sonuçlanması halinde bile Trabzonspor’un şampiyonluğa ulaşma ihtimali oldukça yüksektir.
Ancak futbolun doğasında her zaman beklenmeyen vardır. Tüm hesaplar yapılmış, ihtimaller belirlenmiş olsa da kader çoktan kendi senaryosunu yazmaya başlamıştır. Bu noktada maçı Oğuz Çetin’in anlatımıyla dinlemekte fayda görüyorum. Oğuz çetin, Socrates Dergi’ye verdiği röportajda “Parreira gibi bir hocamız var, neyin ne olduğunu görüyor… O sezon düğümün çözüleceği meşhur maç için Trabzon'a gittiğimizde biliyoruz ki organizasyon yapılmış. Şampiyonluğa inanmıyorlar, maçtan sonra bizi uçağa almayacaklar, basının önüne atacaklar. Biliyoruz bunları. Burada Parreira'nın katkısı çok çok büyük. Maç başlamış, gol yemişiz ama hâlâ galipmişiz gibi bildiğimizi oynamaya devam ediyoruz. Trabzon da bizi illa ki 3-0 ya da 4-0 yenmek zorundaymış gibi oynuyor. Rüştü de sağ olsun ne gelirse çıkarıyor...Parreira, o haftaki çalışmalarda beni son yarım saat takımdan ayırmış ve "Kaptan git sen, frikik çalış" demişti. Maç konuşmasında da "Ceza sahasının hemen üstünde olursa Oğuz kullanacak, uzakta olduğunda Bolic kullanabilir" demişti. Maç başladı, 15. dakika falan, bir frikik. Ceza sahasında, sol tarafa yakın bir yer. Hazırlığımı yaptım, Bolic geldi yine mıy mıy "İçime doğdu da bilmem ne de…" Attırmadı bana. Vurdu, bir şey olmadı. Sonra bir serbest vuruş daha kazandık, biraz daha uzaktan. Bu sefer de ben gidip vurdum. Soyunma odasına girdik, Parreira geldi, "Kaptan, ne dedim size, siz ne yapıyorsunuz?" gibisinden bir şeyler söyledi. Maçtan önce dediklerini tekrarladı. Çıktık ikinci yarıya, 55. dakika bir frikik, vurmayacakmış gibi yaptım, bıraktım köşeye… 1-1 oldu ama o skor bize yetiyormuş gibi oynuyoruz hâlâ. Trabzon'a 1-1 yarıyor ama onlar da yetmiyormuş gibi saldırıyor. Orta sahanın biraz önünde stoper Cengiz'den topu aldım, Tayfun'a oynadım, Erol bindirdi, Aykut bitirdi… Orada da mesaj verdik. Aykut Hoca, maç sonunda çok güzel bir konuşma yaptı, hemen soyunma odasına gittik.” ifadelerini kullanmıştır.
Evet gerçekten de beklenenin ötesinde bir an yaşanır. Sezon boyunca sakatlıklarla boğuşan, çoğu zaman sahadan uzak kalan Aykut Kocaman, maçın en kritik anında adeta “sislerin arasından” çıkar. Doğru yerde, doğru zamanda bulunur ve takımına hayat veren golü atar. Bu gol yalnızca skoru değiştirmez; aynı zamanda maçın ve belki de sezonun kaderini yeniden yazar. Golün ardından tüm sahayı koşarak yaşadığı sevinç, sıradan bir gol sevincinden çok daha fazlasıdır. Bu sevinç, her yönüyle bir meydan okumadır. Ali Şen’in yarattığı baskıya, alınmış kararlara ve futbol dışı gerilimlere karşı sahada verilen en net cevaptır. Aynı zamanda, kendi içinde taşıdığı gururun ve kırgınlığın dışavurumudur. Sezon sonunda gönderileceğini bilen Aykut Kocaman, adeta son bir kez sahneye çıkarak hem kendisini hem de formasını giydiği Fenerbahçe’yi onurlandırır. Bu an, birçok kişi için onun kulübe yaptığı sessiz ama güçlü bir veda niteliği taşır.
Öte yandan, bu maç Trabzon için derin bir hayal kırıklığı ve travma olarak hafızalara kazınır. Şampiyonluğa bu kadar yaklaşmışken yaşanan bu kırılma, Trabzonspor camiasında uzun yıllar unutulmayacak bir yara bırakır. Fenerbahçe cephesinde ise tam tersine, bu karşılaşma bir dirilişin, bir karakter testinin ve imkânsız görünenin başarılmasının simgesi haline gelir.İlginç olan bir diğer nokta ise, Türk futbolunda yıllar boyunca sürecek olan rekabetin tohumlarının da bu maçta atılmasıdır. Şenol Güneş ile Aykut Kocaman arasındaki teknik adamlık rekabeti, ilerleyen yıllarda farklı takımlarda, farklı hedeflerle devam edecek; ancak bu karşılaşma, o uzun hikayenin başlangıç anı olarak anılacaktır.
Vakurluğun Bedeli:
Maç bitmişti. Trabzon şehri adeta derin bir yasın içine gömülmüş, tribünlerdeki öfke ve hayal kırıklığı sokaklara taşmıştı. Fenerbahçe cephesinde ise bir yandan şokun etkisi, diğer yandan yıllardır özlenen şampiyonluğun artık avuç içine alınmış olmasının coşkusu vardı. Bu galibiyet yalnızca bir derbi zaferi değil; ligin bitimine iki hafta kala liderliğin yeniden ele geçirilmesi anlamına geliyordu. Ve bu noktadan sonra şampiyonluğun gelmesi artık neredeyse kaçınılmaz görünüyordu. O geceyi daha da anlamlı kılan şey ise bu tarihi sonucu belirleyen ismin Aykut Kocaman olmasıydı. Fenerbahçe’yi zirveye taşıyan gol, onun ayağından çıkmıştı. Ancak işin ironik ve acı tarafı şuydu: Bu başarıya rağmen hem Aykut Kocaman hem de Oğuz Çetin, sezon sonunda gönderileceklerini biliyorlardı. Yani sahada şampiyonluğu getiren kadro, kulübün geleceğinde yer bulamayacağını da fark etmişti. Buna rağmen görevlerini yerine getirdiler; tartışmaların, söylentilerin ve belirsizliğin içinde dahi sorumluluklarını bırakmadılar. Kendi geleceklerini değil, Fenerbahçe’nin hedefini öncelediler.
Tam da bu nedenle Trabzon’da atılan o gol yalnızca bir gol değildi. Bir futbolcunun kariyerine, karakterine ve duruşuna dair güçlü bir işaretti. Ancak asıl unutulmaz olan, maç sonu mikrofon uzatıldığında yaşandı. Türkiye futbol tarihinde alışık olmadığımız bir sahne ortaya çıktı. Çünkü her dönemde o dönem futbol iklimi, galibiyeti bir “savaş kazanımı” gibi gören; rakibi küçümsemeyi, aşağılamayı ve hakaret etmeyi normalleştiren sert, eril ve düşmanca bir dil üzerine kuruluydu. Kazanan tarafın sevinci çoğu zaman kaybedenin acısını büyütmek üzerine şekilleniyor, futbol bir oyun olmaktan çıkıp bir güç gösterisine dönüşüyordu.
Aykut Kocaman ise tam tersini yaptı. Röportajında şu sözleri söyledi: “Bütün sezon uğraşıyorsunuz, bütün emekleriniz tek maçla heba oluyor. Kendi galibiyetimize seviniyorum ama Trabzonlu arkadaşlarım için de üzülüyorum. Trabzonsporlu futbolcu arkadaşlarımın şu an yerinde olmak istemezdim. Hiçbir şampiyonluk insan hayatından daha değerli değildir. Türkiye'de başarının ölçüsü birinci olmak. Bu yanlış. Şu anda yenildikleri için Trabzonsporlular aşağılanacak. Ama biliyoruz ki onların yerinde biz de olabilirdik.”
Bu sözler sadece “sportmenlik” olarak geçiştirilecek türden değildi. Esas itibariyle burada bir futbolcunun sıradan centilmenlik refleksi değil, futbol kültürüne yönelik doğrudan bir başkaldırışıvardı. Aykut Kocaman aslında Türkiye’de başarı anlayışının ne kadar çarpık olduğunu açıkça dile getiriyordu. Ona göre mesele sadece bir maç kazanmak ya da kupa kaldırmak değildi. Mesele, kaybedenin insanlığını ve emeğini koruyabilmekti. Bu açıklama, kazanmayı rakibi ezmek sanan futbol düzenine karşı bir itirazdı. Galibiyetin karşı tarafa hakaret etme hakkı verdiğini düşünen anlayışa karşı, “bu bir oyundur” diyebilen bir vicdan çağrısıydı. O gün Trabzon’da kaybeden sadece Trabzonspor değildi; aslında kaybeden, bir sezona yayılan emeğin tek bir maçla yerle bir olduğu futbol düzeniydi.
Aykut Kocaman’ın bu tavrı, Türkiye futbolunun sertleşmiş ve kutuplaşmış ikliminde adeta birkapı açtı. Aykut Kocaman ikonuna kadar ülkede çoğu zaman “güçlü görünmek”, “sert konuşmak”, “rakibi aşağılamak” başarı göstergesi sayılırken; o, insan kalarak da bir şeylerin başarılabileceğini gösterdi. Mikrofon karşısında kazananın kibirle konuşması beklenirken, o kaybedenin acısını anlayan bir yerden konuştu. Bu vakur duruş, sadece Trabzonspor’a duyulan bir saygı değildi. Aynı zamanda futbolun bir oyun olduğunu hatırlatma çabasıydı. En önemlisi de şuydu: Aykut Kocaman o gece, şampiyonluğu getiren golü atmakla kalmadı; Türk futbolunun uzun yıllardır kaybettiği ahlaki çizgiyi de yeniden hatırlattı. Tam da bu noktada o maç, sadece bir dönüm noktası olarak değil; “futbolda nasıl kazanılması gerektiğine” dair unutulmaz bir örnek olarak hafızalarda kaldı. Aykut Kocaman bu röportajıyla CIFP(Dünya fair Play Konseyi) tarafından Baron Pierre de Coubertin Fair Play Ödülü’ne layık görüldü.
Buruk Bir Veda Havası:
Ali Şen’in Aykut Kocaman ve Oğuz Çetin’e yönelik bakış açısından, onları yalnızca “futbolcu” olarak gören yaklaşımından ve bu süreçte ortaya çıkan kibirli yönetim anlayışından daha önce bahsetmiştim. Aynı şekilde Aykut Kocaman ile Oğuz Çetin’in, üzerlerindeki tüm baskıya rağmen Fenerbahçe bayrağını nasıl onurla taşıdıklarını da anlatmıştım.
Saha içindeki liderlikleri, saha dışındaki karakterleri ve temsil ettikleri değerlerle kısa sürede taraftarın sevgilisi hâline gelen bu iki figürün Fenerbahçe’den adeta “küstürülerek” gönderilmesi, yalnızca kulüp tarihinin değil, Türk futbol tarihinin de en büyük kırılmalarından birisini oluşturacaktı. Çünkü mesele sadece iki önemli futbolcunun ayrılığı değildi; Fenerbahçe’nin kimliğini temsil eden iki sembol isimle bağın koparılmasıydı.
Nitekim Oğuz Çetin ve Aykut Kocaman’ın ayrılığının ardından Galatasaray’ın üst üste dört şampiyonluk yaşaması ve Avrupa’da kupa kaldırması, bu kırılmanın sonuçlarını daha görünür hale getirdi. Bugün dahi birçok Fenerbahçeliye ve futbol otoritesine göre; Aykut ve Oğuz takımda kalsaydı, Galatasaray o tarihi dominasyonu kuramayabilirdi. Bu görüş hala Türk futbol hafızasında güçlü bir şekilde yaşamaktadır.
1996 yazı ise bu sürecin en çalkantılı dönemlerinden biriydi. Euro 96 nedeniyle lig biter bitmez Oğuz Çetin milli takım kampına katılmış, böylece Fenerbahçe çevresindeki tüm spekülasyonlar büyük ölçüde Aykut Kocaman’ın omuzlarına yüklenmişti. Oğuz Çetin’in yıllar sonra yaptığı anlatımlara göre, dönemin milli takım teknik direktörü Fatih Terim, Galatasaray’a geçiş sürecinde hem Oğuz’u hem de Aykut’u kadrosunda görmek istemişti.
Bir tarafta kazanılmış şampiyonluk, diğer tarafta ise bitmek bilmeyen kriz ortamı vardı. Yönetimle yaşanan gerilimler, Galatasaray ihtimali, medyadaki spekülasyonlar ve kulüp içerisindeki belirsizlikler nedeniyle Fenerbahçe, aslında kutlaması gereken şampiyonluğun tadını çıkaramıyordu. Kulübün en önemli iki figürü, şampiyon olmuş olmalarına rağmen kendilerini istenmeyen insanlar gibi hissediyordu.
Bu atmosfer içerisinde Aykut Kocaman düzenlediği basın toplantısında şu açıklamayı yaptı:“Sayın Başkan gelecek sezonki yapılanmada bizim yerimiz olmadığını belirtti. Bizler de bu kararın bir an önce verilmesi gerektiğini; gerek bizi gerekse de Fenerbahçe’yi bu gündemle yorduğunu ve yıprattığını defalarca anlatmaya çalıştık. Başkanın bu açıklamasından sonra kulüpte kalmanın çok da mümkün olmadığını gördük. Sorunlar yaratacağına inandığımız için 8 yıldan bu yana hiçbir leke sürmeden, büyük bir şeref ve gururla giydiğimiz Fenerbahçe’deki futbol yaşantımızı noktalıyoruz.”
Bu açıklama aslında bir veda değildi, aynı zamanda kırgınlıkla karışık bir vakar örneğiydi. Ne sert bir polemik vardı ne de kulübü hedef alan bir öfke. Aykut Kocaman ve Oğuz Çetin, kendilerini istemeyen bir yönetim anlayışına rağmen Fenerbahçe’ye zarar vermeden ayrılmayı tercih etmişti.
Daha da dikkat çekici olan ise şuydu: Ezeli rakip Galatasaray’dan ciddi bir ilgi bulunmasına rağmen, iki isim de doğrudan ezeli rakibe gitmenin hem Fenerbahçe taraftarıyla kurdukları bağı zedeleyeceğini hem de kendi karakterlerine yakışmayacağını düşündü. Bunun yerine, Fenerbahçe’ye o dönem için oldukça yüksek sayılabilecek yaklaşık 5 milyon Euro’luk bir gelir kazandırarak dönemin popüler takımı İstanbulspor’a transfer oldular. Tüm bu nedenlerlebugün bile Aykut Kocaman ve Oğuz Çetin’in gönderilişi, Fenerbahçe tarihi açısından bir kırılma; Türk futbol tarihi açısından ise yön değiştiren en büyük hatalardan biri olarak görülür. Çünkü bazen kulüpler yalnızca futbolcularını değil, kendi ruhlarını da kaybederler. Fenerbahçe’nin o dönemde kaybettiği şey tam olarak buydu.
Şüphesiz ki Ali Şen’in tarih önünde en çok sorgulanacak kararlarının başında, Fenerbahçe taraftarıyla Aykut Kocaman-Oğuz Çetin arasında kurulan o güçlü bağı koparması gelecektir. Çünkü bu ilişki yalnızca futbol üzerinden kurulmuş bir bağ değildi; sadakat, karakter, aidiyet ve temsil üzerinden oluşmuş büyük bir sevgiydi.
Ancak böylesine büyük bir hikayenin bu şekilde sona ermesi, “kahramanın yolculuğu”na da uymazdı. Yeşil sahaların beyaz şövalyesi Aykut Kocaman, acı bir şekilde ayrıldığı Fenerbahçe’ye yıllar sonra bu kez teknik direktör olarak geri dönecek ve kulüp tarihinin en önemli destanlarından birisini yeniden yazacaktı.
Not: Bir sonraki yazımda Aykut Kocaman’ın İstanbulspor günlerini, teknik adamlığa geçiş sürecini ve Fenerbahçe’ye dönüş hikâyesini anlatacağım.

