
DURMAK, DÜŞÜNMEK, ANLAMAK: TEFEKKÜRÜN YERİ
PSIKOLOJI
Mehmet Abuzer tükenmez
3/28/20263 min read
Bu yazının merkezine “tefekkür” kavramını yerleştirmek istiyorum. Çünkü içinde bulunduğumuz çağ, insanı neredeyse fark ettirmeden iki güçlü akımın içine çekiyor: üretmek ve tüketmek. Sabah gözümüzü açtığımız andan itibaren bir şeyler tüketmeye başlıyoruz; bilgi, görüntü, ses, deneyim… Gün içinde ise çoğu zaman bunun karşılığında bir şeyler üretme baskısını hissediyoruz. Paylaşmak, göstermek, ortaya koymak neredeyse görünmez bir zorunluluk haline geliyor.
Bu iki akım ilk bakışta birbirini tamamlıyor gibi görünse de, aslında insanın iç dünyasında bir boşluk oluşturma potansiyeli taşıyor. Çünkü sürekli hareket halinde olmak, sürekli bir şeylere maruz kalmak ve sürekli bir şeyler ortaya koymak, insanın kendi üzerine düşünmesini zorlaştırıyor. Ne yaptığımızı, neden yaptığımızı ve bunların bizim için ne anlam ifade ettiğini sorgulamaya fırsat bulamıyoruz.
İşte tam bu noktada, üretim ve tüketimin yanında çoğu zaman ihmal edilen üçüncü bir boyut ortaya çıkıyor: tefekkür. Bu yazıda, üretim ve tüketimi tamamen dışlamadan, fakat onların ötesine geçebilecek bir imkan olarak tefekkürü ele almak istiyorum. Çünkü insanın sadece yapan ve tüketen bir varlık değil, aynı zamanda düşünen ve anlam arayan bir varlık olduğunu hatırlaması, belki de günümüzün en temel ihtiyaçlarından biri.
Bugün neredeyse sınırsız bir içerik ve ürün dünyasında yaşıyoruz. Yeni bir makale, bir video, bir restoran, bir yemek ya da bir deneyim her gün karşımıza çıkıyor. Eğer bir insan kendine “dünya mutfaklarını deneyeceğim” gibi bir hedef koysa bile, bunu tamamlaması artık neredeyse imkansız. Aynı şekilde üretim tarafında da durum farklı değil. Teknolojinin sunduğu imkanlarla, bir insan deneyimlediği pek çok şeyi üretebilir hale geldi. Yazabilir, çekebilir, paylaşabilir.
Bu noktada üretim ve tüketim, birer değer göstergesine dönüşmüş gibi görünüyor. Sosyal medya davranışlarımız da bunu açıkça yansıtıyor: Bir şey yapmak ve onu göstermek, değerli olmanın ölçütü haline geliyor. Ancak bu “değer” anlayışının ne kadar kalıcı olduğu tartışmalı. Örneğin Türkiye’de otomobil sahibi olmak, yüksek maliyetler nedeniyle bir statü göstergesi sayılabilirken, Avrupa’da aynı şey sıradan bir durumdur. Yani değer dediğimiz şey, çoğu zaman bağlama göre değişir.
Tüm bu üretme ve tüketme çılgınlığı içinde insan, sanki sürekli bir hareket halinde, adeta yüksek dozda bir uyarana maruz kalmış gibi yaşıyor. Okuduklarından, gezdiklerinden, izlediklerinden gerçek bir tat alamamaya başlıyor. Bu yüzden son zamanlarda “offline” hobiler, teknoloji detoksları gibi eğilimler ortaya çıkıyor. İnsanlar fişi çekip uzaklaşmak istiyor.
Ancak sadece fişi çekmek yetmez. Asıl mesele, durup düşünmektir. İşte burada “tefekkür” devreye girer.
Tefekkür, köken olarak “fikir”den gelir. Fikir ise durağan değil, dinamiktir. İnsan bir fikri benimsediğinde, o fikir zamanla onun hayatına yön verir. Tefekkür de bu anlamda pasif bir geri çekilme değil, aksine derin bir iç harekettir. Kişinin yaşadıklarını, gördüklerini ve hissettiklerini anlamlandırma çabasıdır.
Günümüzde tefekkür bile bir tüketim nesnesine dönüşme riski taşıyor. İnsanlar “düşünmek” için uzak coğrafyalara gidiyor, bunu da bir deneyim olarak tüketmeye çalışıyor. Oysa hakiki tefekkür, mekan değiştirmekle değil, bakış açısını derinleştirmekle mümkündür. Ne tamamen toplumdan kopmak ne de hisleri bastırmak, bu kavramın özünü karşılar.
Gerçek tefekkür, insanın kendi içinde bir alan açmasıyla başlar. Bu alan, üretimin ve tüketimin ötesinde bir anlam arayışıdır. Ve bu arayış, tek seferlik bir eylem değil; sürekli yeniden kurulması gereken bir süreçtir.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla üretmek ya da tüketmek değil; biraz durmak, düşünmek ve anlamaktır. Vesselam.c

