Aykut Kocaman: YEŞİL SAHALARIN BEYAZ ŞÖVALYESİ

Mehmet Mustafa Tıraş

4/13/202618 min read

O kimilerine göre Fenerbahçe’nin sessiz golcüsü, kimilerine göre modern futbolun Türkiye’deki ilk temsilcisi, kimilerine göre özlü sözleriyle gerçek bir fikir insanı, kimilerine göre duygusal sosyal medya içeriklerinin vazgeçilmezi, kimilerine göre hücum futbolu (!) düşmanı ve kimilerine göre de 3 Temmuz sürecinin tartışmasız en büyük direnişçisi… Yaklaşık 40 yıldır spor dünyamızda olan Aykut Kocaman, yukarıda saydıklarım başta olmak üzere birçok nitelendirmelerin ve tartışmaların -bu denklemlere hiç girmek istememesine rağmen- öznesi oldu. Hakkında kitaplar, besteler, şiirler yazılan; koreografilere konu olan; her gittiği yerde büyük bir sevgiyle karşılanan; herkesin gıpta ile baktığı bir kişilik kültü inşa etti. Yeşil sahalardaki acımasız rekabetin içinde vakur duruşuyla rakiplerinin/düşmanlarının bile saygısını kazanabilmeyi başarmış yegane futbol ikonu haline geldi. Top koşturduğu her takım, çalıştırdığı her kulüp onu baş tacı yaptı. O saha içindeki sessiz kaptan, saha kenarındaki sarsılmaz güç sembolüydü. İstanbulspor dönemini mercek altına alan yazar Barış Tut’a göre futbol çölünde bir vahaydı. Ahmet Tulgar’a göre futbol iktidarıyla yıldızı hiç barışmamış, otoriter çimlerde bir futbol ütopistiydi. Karanlık ilişkilerle ilerlenen futbol ikliminde hep aydınlık tarafta yer almaya çalıştı. Futboldaki her figür yükselmek adına bir yerlere ihtiyaç duyarken o “Hiç kimsenin adamı değiliz.” dedi. Sadece Fenerbahçe gibi futbol dünyasının hegemonik gücünde futbol hayatını sürdürmedi, İstanbulspor’da ve Konyaspor’da peri masallarının yazılmasını sağladı.

Şimdilerde değiştirmeyi başaramadığı futbol düzeninden “değişmek” istemediği için uzak kalıyor. Artılarıyla, eksileriyle, yaptıklarıyla ve yapamadıklarıyla karşınıza bir Aykut Kocaman portresi çıkarmaya, bu sıra dışı adamı sizlere anlatmaya çalışacağım. Beş bölümlük bu dizide, ilk yazıda Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’deki futbolculuk yıllarını; ikinci yazıda 1995-96 sezonu ile futbolu bıraktıktan sonraki teknik direktörlüğe geçiş sürecini ve Fenerbahçe’deki ilk dönemini; üçüncü yazıda 3 Temmuz sürecini; dördüncü yazıda 2013-2017 yılları arasındaki gelişmeleri ve final yazısında ise ikinci Fenerbahçe dönemiyle sonrasındaki yaşananları ele alacağım. İşte “Yeşil Sahaların Beyaz Şövalyesi”.

  1. BÖLÜM: BULUTLARIN ÜZERİNDE “KRAL AYKUT”

Çocukluğu, Aile Yapısı ve Geleceğin İnşası

Aykut Kocaman, 5 Nisan 1965 tarihinde Sakarya'nın Geyve ilçesinde doğdu. Ele avuca sığmayan, hareketli ve yaramaz bir çocuktu. Hatta ailesi onu biraz uslanır diye jimnastik kursuna göndermişti. Belki de bu kurs, futbolculuk yıllarında akıl almaz gollerin, akrobatik hareketlerin ve birbirinden seri slalomların temelini oluşturacaktı. Şaşaalı futbol hayatındaki tüm yeteneklerinin temelini yaramazlığı yüzünden gönderildiği jimnastik kursuna borçluydu. Kader küçük Aykut için ağlarını örüyordu. Jimnastikle beraber Adapazarı ve Gültepe sokaklarındaki mahalle maçlarında topla ilk teması başlamıştı. O dönemde top koştururken, oyununa zarafet ve incelik katan özel bir futbol tarzı vardı. Bu çevik ve göze hoş gelen hareketlerini, çocuk yaşlarda başladığı jimnastik sayesinde geliştirmişti. 12 yaşına dek Eczacıbaşı kulübünde jimnastik yaptı, madalyalar kazandı ve bir yarışmada Türkiye ikinciliği elde etti.

Köy Enstitüsü kökenli öğretmen bir baba ile fabrika işçisi bir annenin çocuğu olan Aykut’un davranışları ve düşünceleri, her Anadolu insanı gibi yaşamı boyunca ebeveynlerinin mesleklerinden etkilenecekti. Nitekim antrenörlüğü tıpkı öğretmenlik gibi bir ikna ve öğretme mesleği olarak tanımlarken her basın toplantısında basın emekçilerinin, transfer yerine tesislerdeki personel maaşlarının ödenmesini talep ederken kulüp emekçilerinin, her şartta futbolcularını cansiparane şekilde savunurken futbol emekçilerinin emeğini kutsayacaktı. Hatta bu kutsama eylemi, kendisine ağır hakaretler saçan futbol yorumcularının kanalındaki muhabirlere karşı bile en ufak eksilme yaşamayacaktı. (İleride medya, iktidar söylem ve Aykut Kocaman’ın bunlarla ilişkisi üzerinden derin analizler yapmaya çalışacağım.) Bu durumla ilgili olarak medya ombudsmanı Faruk Bildirici Portreler yazısında “Zira kolay sinirlenen bir yapısı yoktu. Fren mekanizmaları her zaman güçlü olmuştu. Çocukluğundan beri kontrollü, sakin ve sabırlıydı. Dahası mütevazı ve kendisiyle barışıktı. Bunda Köy Enstitüsü kökenli öğretmen bir babanın oğlu olmasının etkisi büyüktü kuşkusuz. Kitaplarla, gazetelerle haşır neşirdi çocukluğunda. Eğitimin önemini kavramıştı, ailesi de hep okumaya yönlendiriyordu. Ama futbolu okuldan çok seviyordu, hatta âşıktı futbola. O yüzden de lise diplomasını güçlükle alabildi. Yine de kitaplarla dostluğu hep sürecek, evinde kütüphane kuracaktı. Futbolla ilgili de okuyacak, kendini geliştirecekti. Yakın tarih, felsefe, roman, şiir ne bulursa okumaktan hiç vazgeçmeyecekti. Bu da futbol adamlarında nadir görülen düşünsel bir zenginlik katacaktı ona. Bir gün telefonla bağlandığı “Açık Radyo”yu “alışkanlık yapan bir özgürlük alanı” olarak tanımlaması tesadüfî bir konuşma değildi. Fenerbahçe Teknik Direktörü olarak Moskova’ya gittiğinde Nâzım Hikmet’in mezarını ziyaret edip kırmızı karanfil koyması da.” görüşünde bulunmuştur.

Sakaryaspor Yılları:

Futbola genç yaşlarda başlayan Kocaman, TRT Spora vermiş olduğu röportajda futbola ne zaman başladınız sorusuna “Bunu profesyonel olarak, lisanslı futbola ne zaman başladınız diye düzeltmek gerekiyor. Çünkü futbola başlamanın yaşı yoktur. Topla ilk buluşma anını kabul etmemiz gerekir. Lisanslı olarak 1980, profesyonel olarak 1984 yılında başladım. Gerçek anlamda futbola başlamam Sakaryaspor- Malatyaspor maçıyla oldu.” Cevabını vermiştir. Esas itibariyle Aykut Kocaman, futbola Altınmızrak Spor Kulübü'nde amatör olarak başlamıştır. Esasında bir tesadüf sonucu, İstanbul Yeni Levent lisesinde uzun yıllar dostu olacağı Gökhan Keskin’in sınıfına karşı maç yaparken Altınmızrak antrenörünün teklifiyle onlara karşı da bir maç yapmışlardır. Bu maç sonucunda beğenilen Aykut, Altınmızraktan teklif almış ve ilk lisansını çıkartmıştır. Burada hem takım oyununa uyum sağlama hem de bireysel yeteneklerini geliştirme fırsatı bulmuştur. Genç yaşta gösterdiği azim, çalışkanlık ve futbola olan tutkusu, kısa sürede çevresinin dikkatini çekmiştir. Altınmızrak Spor’daki başarılı performansı, onun daha üst seviyede oynamasının yolunu açmıştır.

1983 yılında ise profesyonel futbol hayatına adım atarak Sakaryaspor'a transfer olmuştur. Sakaryaspor’da geçirdiği ilk sezonlarda, teknik kapasitesi, oyun zekası ve golcülük yeteneğiyle ön plana çıkmıştır. Takımın hücum hattında önemli bir rol üstlenen Kocaman, kısa sürede ilk 11’in değişmez oyuncusu olmuş ve attığı kritik gollerle hem teknik heyetin hem de taraftarların beğenisini kazanmıştır. Özellikle genç yaşına rağmen gösterdiği olgun tavır, saha içindeki liderliği ve oyun görüşüyle dikkat çekmiştir. Sakaryaspor'da oynadığı dönemde, takımına sadece skor anlamında değil, oyun organizasyonu ve takım ruhu açısından da büyük katkılar sağlamıştır. Onun bu başarılı performansı, Türk futbol kamuoyunun da ilgisini çekmiş ve ismi daha büyük kulüplerle anılmaya başlamıştır. Kocaman, Sakaryaspor’da geçirdiği yıllarda sadece bir futbolcu olarak değil, aynı zamanda örnek bir sporcu kimliğiyle de anılmıştır. Öz disiplinli yapısı, çalışkanlığı ve mütevazı duruşu, genç yaşta profesyonel futbolun gerektirdiği sorumlulukları başarıyla yerine getirmesini sağlamıştır. Bu dönemde attığı goller, yaptığı asistler ve sergilediği futbol sayesinde, ülke genelinde kendisinden sıkça söz ettiren bir oyuncu haline gelmiştir.

Aykut Kocaman, Sakaryaspor dönemini “Sakaryaspor’da inişleri ve çıkışları çok uçlarda yaşadık. Hem ligi hem kupayı beraber götürüyorduk. Kupada ilk maç Konyaspor maçıydı. İkinci maçta Fenerbahçe çıktı karşımıza. Soğuk ve yağmurlu havada oynanan maç inanılmaz bir maç oldu bizim adımıza. Daha 22. Dakikada Sakaryaspor lehine maç 3-0 oldu. Sonrasında oyunu korumayı bildik ve maçı 5-1 gibi bir skora taşıdık. Sonrasında finalde Samsunspor’u içeride 2-0 yendik, deplasmanda 1-1 berabere kalarak kupayı kazanarak Sakaryaspor’daki son senemizi bitirdik.” sözleriyle değerlendirmiştir. Sakaryaspor’da genç yaşına rağmen 47 maçta atmış olduğu 23 golle herkesin dikkatini çekmiştir. Sakaryaspor’daki bu çıkışı, onun Fenerbahçe gibi büyük bir kulübe transfer olmasının da önünü açmıştır.

Fenerbahçe Yılları:

Sakaryaspor'da sergilediği üstün performansın ardından, 1988 yılında Fenerbahçe'ye transfer oldu ve burada adeta kariyerinin zirvesine çıktı. Kocaman, Emek Ege ile Kırılma Anı programında o günleri şöyle anlatıyor: “O dönem Sakaryaspor’da çok üstün performans elde ettik. O sene hemen hemen oyuncuların tamamına yakını öne çıkmışlardı. Çıkanlar oyunculardan bir tanesi de beğendim. Galatasaray ve Beşiktaş çok isteklilerdi ancak Fenerbahçe çok istekli değildi. Sezon bitmeden iki ay önce Boluspor maçında 2 tane gol atmıştım. Ziya ağabey, Kahveci Yavuz Ağırgöl ile Sakarya’ya geldiler. Bir yanda Galatasaray ile diyalog devam ederken diğer yandan hem babam tarafından hem de Sakaryalı olması sebebiyle Süleyman Seba tarafından Beşiktaş baskısı mevcuttu. Fenerbahçe hiç denklemde yokken bir anda Tahsin Kaya’nın bürosunda Fenerbahçeli oldum, imzayı attım ve çıktım.”

Koyu bir Beşiktaşlı babanın oğlu olan Aykut, Fenerbahçe’ye imza atmanın ağırlığı ile 23 yaşında belki de hayatının en önemli imzasını attı. Artık o imzadan sonra taraftarın “Kral” lakabı taktığı, Fenerbahçeli babaların çocuklarına ismini verdiği, “Sen bizim Kocaman gururumuzsun” bestesine nail olan bir ikon haline gelecekti. Kim bilir hayatına Beşiktaşlı Aykut olarak devam etseydi hayat seyri nasıl ilerlerdi? Kuşkusuz böyle bir durumda Fenerbahçe tarihinde büyük bir sayfa eksik kalırdı. Bu konuyla ilgili olarak profesyonel yaşamı sona erdiğinde, babası Nurettin Bey ona esprili bir şekilde artık Beşiktaş’ı destekleyebileceğini söyledi. Ancak Aykut Kocaman, babasının bu teklifine bir tebessümle karşılık verdi ve “İçimde şu kadarcık bile bir tutku yok. Ben Fenerbahçeli Aykutum” diyerek yıllarca sarı-lacivertli formayla yaşadığı anıların, attığı gollerin ve taraftarla kurduğu bağın ona kimlik kazandırdığı vurgusunu yaptı. O, Fenerbahçe çatısı altında yaşadığı başarıların ve zorlukların kendisini şekillendirdiğini, bu büyük camiaya olan aidiyet duygusunun hayatının hiçbir döneminde sarsılmadığını içtenlikle dile getirdi.

Sarı-lacivertli formayı ilk kez giydiği günden itibaren hem teknik kapasitesiyle hem de golcülük yeteneğiyle kısa sürede takımın vazgeçilmez oyuncularından biri haline geldi. Fenerbahçe'deki ilk sezonunda attığı kritik gollerle taraftarların gönlünü fetheden Kocaman, saha içindeki liderliği ve profesyonelliğiyle kulüp yönetiminin de güvenini kazandı. Özellikle Fenerbahçe'nin zorlu lig ve Avrupa maçlarında ortaya koyduğu performans, onu dönemin en çok konuşulan futbolcuları arasına taşıdı. Takım arkadaşlarıyla kurduğu güçlü bağlar ve gösterdiği örnek davranışlar, kaptanlık sorumluluğunu üstlenmesinde etkili oldu. Kocaman, yalnızca futboluyla değil, karakteriyle de takımında saygı gören ve genç oyunculara örnek teşkil eden bir figür haline geldi.

1988-1989 Sezonu: Bulutların Üzerinde:

1987-88 sezonunda Fenerbahçe, ligi sekizinci sırada tamamlayarak şampiyon olan ezeli rakibinin tam 35 puan gerisinde kaldı. Bu hayal kırıklığıyla sonuçlanan sezonun ardından Başkan Tahsin Kaya, kulüpte köklü bir değişim başlatmaya karar verdi. Yaklaşık 20 milyar liralık bir bütçe ile 13 yeni futbolcu transfer edildi ve 1984-85 sezonunda şampiyonluk yaşatan Todor Veselinovic tekrar teknik direktörlük görevine getirildi. Takımın yıldızı Rıdvan Dilmen’in yanına, Sakaryaspor’dan Fenerbahçe’ye beş ve Beşiktaş’a dört gol atan dört önemli futbolcu, yani Oğuz, Aykut, Turhan ve Serdar katıldı. Bunlara ek olarak Trabzonspor’dan küçük Şenol, Rizespor’dan Hakan ve Bursaspor’dan Tayfun da transfer edildi. Federal Almanya’nın efsane kalecisi Toni Schumacher’in gelişi ise transfer döneminin en büyük sürprizi oldu. 1988-89 sezonunun başında, Fenerbahçe PTT ile oynadığı hazırlık maçında sergilediği futbolu tüm sezon boyunca sürdürebilseydi, Tahsin Kaya'nın kulüp tarihinin en başarısız başkanı olarak anılması olasıydı. (Ali Koç dönemini bu değerlendirmeye dahil etmediğimi belirtmek isterim; çünkü o dönem, sadece kulüp tarihinde değil, ülke futbolunda da olumsuz anlamda örnek gösterilecek bir başkanlık performansıdır.) Yeni transferlerden Schumacher ve Turan dışında kalanlara şüpheyle yaklaşan taraftarlar, Rıdvan ve askerde olan Aykut’u izleyememekten dolayı memnun değildi. O gün Fenerbahçe, TSYD Kupası’nda Beşiktaş’a 3-2 mağlup olmuştu. Üstelik rakip 2-1 gerideyken, takıma yeni katılan Les Ferdinand’ın Nezihi Tosuncuk’a yaptığı faul nedeniyle 43. dakikada 10 kişi kalmıştı. Hazırlık maçlarında PTT ve Sarıyer ile de golsüz berabere kalan Fenerbahçe, kupanın diğer ayağında Galatasaray’a 1-0 yenilmişti. O gün karar vericiler Fenerbahçe’nin daha iyi oynadığını söylese de Tanju Çolak’ın golüyle mağlubiyet gelmişti. Lig, Fenerbahçe için tartışmalar ve belirsizliklerle başlamıştı. Ligin ilk maçında, Rize’deki ilk 45 dakika 0-0’lık eşitlikle geçildi. Veselinovic, kamp dönemini askerlik nedeniyle takımla geçiremeyen Aykut Kocaman’ı oyuna aldı. Genç futbolcu, attığı 4 golle maçı 5-0’a taşıyarak sezonun açılışında unutulmaz bir performans sergiledi. Kocaman, takımla sadece bir antrenman yaptıktan sonra çıktığı bu maçın ardından şöyle konuştu: “Hâlâ kendimde değilim, sersem gibiyim. Böyle bir başlangıç benim için hem avantaj hem de dezavantaj. Taraftarlar benden her maçta gol bekleyecekler. Onları mahcup etmeyeceğim.”

1988-89 sezonuna Fenerbahçe, beklenenin aksine oldukça kararsız ve belirsiz bir başlangıç yaptı. Ligde ilerleme istenilen tempoda gerçekleşmezken, Altay karşısında elde edilen 4-0’lık farklı galibiyet, takıma kısa süreli bir moral verdi. Ancak bu ivme uzun sürmedi; sonraki iki hafta golsüz beraberliklerle geçildi. Samsunspor mücadelesinde ortaya konan yetersiz futbol, hem yönetimi hem de taraftarları iyice huzursuz etti. Başkan Tahsin Kaya’nın maçı terk etmesi ve Rıdvan Dilmen’in tribünlerin tepkisinden kaçıp tesislere sığınmak zorunda kalışı, takım içinde yaşanan krizin ne kadar derin olduğunu gösteriyordu. Fakat bu olumsuz hava, kısa bir süre içinde tamamen değişti. İki hafta sonra oynanan Galatasaray derbisinde sahneye çıkan Rıdvan, attığı golle takımını yeniden liderliğe taşıdı. “Allah’a sığınıp vurdum” diyerek anlattığı o gol, Fenerbahçe’ye hem puan hem de moral olarak büyük bir dönüş sağladı. Ardından Fenerbahçe, Trabzon deplasmanında aldığı 0-0’lık beraberliğe rağmen moralini kaybetmedi. Bu dönemde Galatasaray yeniden zirveyi ele geçirdi. Ekim ayı geldiğinde Avrupa kupalarında Türk takımları mücadele ediyordu; Galatasaray ve Sakaryaspor turu geçerken, Beşiktaş elendi. Fenerbahçe ise Avrupa’da yer almamasına karşın ligde Ankaragücü’nü 5-1 mağlup ederek gücünü hissettirdi. Bu karşılaşmada Aykut Kocaman’ın hat-trick’i ve Rıdvan’ın üstün performansı, takımın yükselişinin en önemli göstergeleri oldu.

Ancak bu çıkış kısa sürdü. 16 Ekim’de oynanan Beşiktaş derbisinde alınan 2-0’lık mağlubiyet, sezonun ilk yenilgisi olarak kayıtlara geçti ve aynı gün Sarıyer liderliğe yükseldi. Bir sonraki hafta ise liderlik tekrar el değiştirdi, Fenerbahçe yeniden avantaj yakaladı. Bu dönemde kadroya katılan Hasan Vezir’in transferi, takıma önemli bir güç kattı. Lige geri dönüşte, Fenerbahçe hücum hattındaki etkinliğiyle ön plana çıktı. Rıdvan, Aykut, Oğuz Çetin ve Hasan Vezir’in yanı sıra, orta sahadan gelen destekle sarı-lacivertli ekip bol gollü zaferlere imza atmaya başladı. İlk yarı sonunda Fenerbahçe, Beşiktaş’ın yalnızca bir puan gerisinde ikinci sırada yer alırken, 18 maçta attığı toplam 44 golle dikkatleri üzerine çekti. Henüz hiç kimse, sezon sonunda kırılacak olan tarihi gol rekorunun farkında değildi.

1988-89 sezonunun ikinci yarısı Fenerbahçe açısından oldukça hızlı ve etkileyici bir şekilde başladı. Samsunspor’un yaşadığı trajik trafik kazası nedeniyle, ligin ikinci devresinde tüm takımlar bu rakiplerine karşı 3-0 hükmen galip sayıldı. İkinci yarının ilk maçında Rizespor deplasmanında Oğuz Çetin’in iki golü ve Hasan Vezir’in önemli katkılarıyla galibiyet elde edildi; fakat Rıdvan Dilmen, kullandığı penaltı vuruşunu gole çeviremedi.

Sonrasında İzmir’de Altay ile oynanan maçta Fenerbahçe, 83. dakikaya kadar golsüz ilerleyen mücadelenin son anlarında Turhan Sofuoğlu ve Hasan Vezir’in arka arkaya attığı gollerle 3-0’lık zafere ulaştı. Maçın en dikkat çeken anı ise Rıdvan’ın, kaleci Schumacher’in 40 metrelik uzun pasını iyi değerlendirerek rakip oyuncuları çalımlayıp harika bir gole imza atmasıydı. Bu galibiyetin ardından takım, Kahramanmaraşspor’u 4-1, Adana Demirspor’u 6-0 ve Trabzonspor’u da 5-1’lık farklı skorlarla mağlup ederek hücum gücünü bir kez daha kanıtladı. Bu süreçte Aykut Kocaman, attığı kritik gollerle takımın skor yükünü omuzladı.

Fenerbahçe, Ankaragücü ile 1-1 berabere kaldığı için liderliği kısa bir süreliğine Beşiktaş’a kaptırsa da 18 Mart’ta Kadıköy’de oynanan derbide Beşiktaş’ı 2-1 yenerek yeniden zirvenin sahibi oldu. Maçta ilk golü Beşiktaş bulsa da Aykut Kocaman 11 dakika içinde skoru eşitledi. Ardından Hakan Tecimer’in attığı golle sarı-lacivertliler derbiden galip ayrıldı ve moral depoladı.

Eskişehirspor deplasmanında alınan 7-2’lık farklı galibiyetle Fenerbahçe, Aykut Kocaman’ın golleriyle yine ön plana çıktı. Karşıyaka ve Sakaryaspor maçlarından da galibiyetle ayrılan sarı lacivertliler, Malatyaspor karşısında elde edilen 6-0’lık galibiyetle ligdeki toplam gol sayısı 90’a yükseldi.

Sezonun son haftasında Sarıyer’e karşı kazanılan maçla hem şampiyonluk ilan edildi hem de Fenerbahçe ligde 100 gol barajını aştı. Bu karşılaşmada Aykut Kocaman 29 golle gol kralı olurken, Hasan Vezir ve Rıdvan Dilmen de takımın hücum gücüne önemli katkı sağladı. Federasyon Kupası yarı finalinde Galatasaray karşısında Ali Sami Yen Stadı’nda yaşanan 4-3’lük muhteşem geri dönüşte Aykut’un performansı ve kritik golleri öne çıktı. Finalde ise Beşiktaş’a karşı kaybedilse de, sezon boyunca Aykut Kocaman’ın attığı goller ve takımın kırdığı gol rekoru, Fenerbahçeli taraftarlar için unutulmayacak bir sezonun yaşanmasını sağladı.

1988-89 sezonunda Fenerbahçe, şampiyonluk ve gol rekoru ile adeta tarih yazdı; Aykut Kocaman ise 29 golle sezonun en skorer oyuncusu oldu. Rıdvan Dilmen ve Hasan Vezir’in desteğiyle takım, hücumda etkileyici bir performans sergiledi ve sezon boyunca galibiyetlerle dolu bir yol izledi.

Ne Olacak Bu Fener’in Hali:

Türkiye futbol ikliminde çok klişe olan replikler ve düşünceler mevcuttur. Örneğin “atanınla tutanın her zaman iyi olacak”, “iyi orta gol getirir”, “hakemler bizi doğradı” gibi… bu klişelerin arasında neredeyse her dönem popüler ve geçerli olan sanırım “Ne olacak bu Fener’in hali” repliğidir. Kıraathanelerden statlara, sokaklardan okullara herkesin en azından bir Fenerbahçeli arkadaşına bu soruyu yönelttiğine hem fikiriz. Bunun sebebi ise Fenerbahçe gibi bir camianın her dönem gerek kendi içerisinde yaşanan sıkıntılarla gerekse de dışarıdan müdahalelerle bir şekilde kriz ortamına dahil olması gösterilebilir. Kuruluşundan bugününe kadar belki de bu köklü çınarın bu kadar dinamik kalmasının, sportif anlamda yarışın içinde değilken bile tüm gözlerin onda olmasının ve gazetelerin/radyoların/televizyonların yüksek tiraj/ reyting uğruna onu konuşmasının sebebi budur. Bu kısmı değerlendirmek size kalmış artık….

Herkesin hala hafızalarında yer etmiş, tüm kıraathanelerde posterleri bulunan, o takımdaki oyuncuların 1990 ve sonrasında doğan çocuklara adlarının verildiği 103 gollü efsanevi sezonun ardından yaşanan süreçte işte böyle bir kriz dönemiydi. Evet Aykut Kocaman bulutların üzerindeydi ancak bilirsiniz ki en sert düşüşler en yüksek irtifadayken gerçekleşir. Fenerbahçe’nin düşüşü de tıpkı İkarus’un düşüşüne benzer…

1989–1990 sezonunun ardından Fenerbahçe için başlayan süreç, sadece birkaç kötü sezonluk bir düşüş değil, kulübün kimliğini yeniden aradığı uzun ve sancılı bir dönemdi. 1988–89’daki görkemli şampiyonluğun ardından beklentiler çok yüksekti; ancak bu başarıyı sürdürecek istikrar sağlanamadı. Kadronun yaşlanması, yapılan transferlerin beklenen katkıyı verememesi ve kulüp içindeki planlama eksiklikleri kısa sürede sonuçlara yansıdı.

1990’ların başında Fenerbahçe, ligde artık belirleyici güç olmaktan uzaklaşmıştı. Bu dönemde özellikle Beşiktaş ve Galatasaray daha oturmuş kadroları ve net oyun anlayışlarıyla öne çıkarken, Fenerbahçe sürekli değişen yapısıyla geride kaldı. Teknik direktör koltuğu adeta bir geçiş noktası haline geldi; farklı futbol anlayışlarına sahip isimler kısa aralıklarla göreve gelip ayrıldı. Bu durum sahaya da yansıdı: takımın belirgin bir oyun kimliği oluşamadı, istikrar yakalanamadı.

Kadro yapılanması da bu karmaşayı besleyen bir başka unsurdu. Her sezon yapılan çok sayıda transfer, kısa vadeli çözümler sunsa da uzun vadeli bir omurga kurulmasını engelledi. Yıldız oyuncular zaman zaman bireysel performanslarıyla öne çıksa da takım bütünlüğü sağlanamadı. Taraftar beklentisinin yüksek olduğu bir ortamda gelen başarısız sonuçlar, kulüp üzerindeki baskıyı giderek artırdı ve bu baskı saha içindeki performansı da olumsuz etkiledi.

Yönetimsel açıdan da kulüp istikrarlı bir çizgi yakalayamadı. Değişen yönetim anlayışları, farklı transfer politikaları ve mali dengesizlikler, sportif başarıyı doğrudan etkiledi. Fenerbahçe bu yıllarda sadece rakipleriyle değil, kendi içindeki belirsizliklerle de mücadele ediyordu.

1989–1990 sezonunun ardından Fenerbahçe böyle sancılı ve istikrarsız bir döneme girerken, takımın en önemli figürlerinden biri Aykut Kocaman oldu. Sessiz ve gösterişsiz karakterine rağmen sahadaki zekası, bitiriciliği ve özellikle akrobatik golleriyle taraftarın gönlünde ayrı bir yer edinen Kocaman, bu zorlu süreçte takımın en güvenilir isimlerinden biri olarak öne çıktı.

Fenerbahçe’nin dalgalı performans gösterdiği yıllarda bile bireysel istikrarını koruyan Kocaman, attığı kritik gollerle takımını ayakta tutan başlıca oyunculardan biri oldu. Bu performansı ona taraftarlar arasında “Kral Aykut” lakabını kazandırdı.

Kocaman, sarı-lacivertli formayla 1988–1989, 1991–1992 ve 1994–1995 sezonlarında üç kez Süper Lig gol kralı olarak Türk futbol tarihine adını yazdırdı. Bu başarıları, onun yalnızca bir golcü değil, aynı zamanda zor dönemlerde sorumluluk alan bir lider olduğunu da gösterdi.

Her ne kadar takım bu yıllarda beklenen şampiyonluklara ulaşamasa da Kocaman’ın attığı goller ve kritik anlarda ortaya koyduğu performans, Fenerbahçe’nin rekabet gücünü korumasında büyük rol oynadı. Özellikle kulüp tarihine geçen önemli maçlardaki katkıları, onu taraftar hafızasında unutulmaz bir efsane haline getirdi. Bu nedenle Kocaman’ın bu dönemdeki performansı, sadece bireysel başarılarla değil, aynı zamanda kulübün en zorlu yıllarında gösterdiği istikrar ve sorumlulukla da Fenerbahçe tarihinin en değerli sayfalarından biri olarak kabul edilmektedir.

Tüm bu dalgalı sürecin ardından 1995–96 sezonuna girilirken kulüpte daha dengeli bir yapı kurulmaya başlandı. Takımın başına getirilen Carlos Alberto Parreira ile birlikte daha disiplinli, ne oynadığını bilen bir Fenerbahçe ortaya çıktı. Önceki yılların aksine bu kez kadro planlaması daha bilinçli yapıldı ve takım içindeki rol dağılımı netleşti. Sezon boyunca istikrarını koruyan Fenerbahçe, uzun süredir eksik olan özgüvenini yeniden kazanarak yarışın içinde kaldı ve sonunda şampiyonluğa ulaştı. Bu şampiyonluk, sadece bir sezonun başarısı değil; 1989’dan sonra yaşanan karmaşanın, hataların ve arayışların ardından gelen bir yeniden doğuştu. Ancak mutluluk yine uzun sürmeyecekti ve Ali Şen’in kibri sebebiyle Fenerbahçe yine kaosa sürüklenecekti…

NOT: Bir sonraki yazıda 1995-1996 sezonu, İstanbulspor günleri ve futbolu bıraktıktan sonraki teknik direktörlüğe geçiş süreci ile Fenerbahçe’deki ilk antrenörlük dönemini anlatacağım.

Kendinize iyi bakın.

Selam ve Saygı ile…

Mehmet Mustafa Tıraş